MAKALELER                                                                           

TATAMİ ÖĞRETİLERİ

Çok sevgili Arashi Aikido ailesi, 5 yılımı aranızda geçirdiğim için mutluyum. Mutluluğumu gururum da takip etmektedir. Aikidoya başlamak, tatamiye ayak basmak benim hayatımdaki sanırım en büyük dönüm noktasıdır. Aikidoya yüklemiş olduğum anlam yörüngesinde, tüm hayatımı döndürebilirim. 5 yıl uzun gibi görünse de olayın bütününü düşünecek olursak aslında daha yolun çok başı sayılabilir. Ancak yolun başında bir şey öğrenmeyeceksiniz diye bir koşul yok tabiiki. Aşağıda aikidonun bana öğrettiği 3 önemli özelliğinden bahsetmeye çalışacağım. Bunları bütünün parçası olmak, sevgi ve uyum olarak isimlendirebilirim.

Aikidoyu anlamaya ya da anlatmaya tatamiden başlayabiliriz. Tatami, öğrencinin, doktorun, mühendisin, esnafın, huzuru olanın / olmayanın, sağlıklı olanın / olmayanın, cebinde makul miktarda parası olanın, eve gidecek beş kuruş bulamayanın, çocukların, çocuğu olanın, sizin, benim, özetle toplumun herhangi bir kesimindeki herhangi birinin aynı muameleyi gördüğü, aynı bütünün bir parçası olduğu yerdir. Belki sokakta görseniz yüzüne bakmayıp yolunuzu değiştireceğiniz insana, kokusundan, terinden tiksinmeden sarılacağınız yerdir. Kim olursanız olun, hangi statüde olursanız olun düştüğünüzde sizin kabiliyetlerinize göre aynı sertlikle / yumuşaklıkta sizi kucaklayacak yerdir. Sizi yalnızca bir kritere göre ayırıp sınıflandıracak yerdir: üzerinde olmanız ya da olmamanız. Tatami üzerindeki herkes aynıdır. Çölde birer kum tanesi gibi... Kimisi biraz daha iri, kimisi biraz daha ufak, ama hepsi özünde bir... Tek başına belki anlamsız ama birleşince kilometrelerce mesafelere uzanacak, içinde türlü canlılıklarıyla, iklimiyle, habitatıyla ekolojik bir düzen... Üzerinde değilseniz de, zaten üzerinde değilsiniz...

Aikido ise bizi tatamiye çıkaran yol. Tatami üzerine kurulmuş bir yoldur, tataminin ta kendisi. Gi'leri giydiğimizde ne kadar da aynı olduğumuzu gördüğümüz yoldur. Bütün gün türlü türlü farklı işlerle uğraşan birbirinden alakasız insanlar olsak da, tatamiye çıktığımızda aynı amaç doğrultusunda birleşebildiğimizi gördüğümüz, mucizeler yaratabildiğimiz yoldur. O görüp de yolunuzu değiştireceğiniz insanın da sizinle aynı miktarda terlediğini, sizinle aynı fiziksel ve zihinsel kabiliyetlere sahip olduğunu hatta belki sizden daha kabiliyetli olduğu gördüğünüz yoldur. O insanı size sevdirecek yoldur. Özünde ölümcül bir savaş sanatı olsa da hiç yok yere sevginin açığa çıkabileceği bir yoldur. Bir sevgi yoludur.

Aikido bize her ne kadar korkunç hasarlara yol açacak teknikler öğretse de birinci amacı bu teknikleri uygularken tekniği uyguladığınız kişiye zarar vermemenizdir. Bir anne timsahın ufacık yavrularını ağzında taşıması gibi... Tekniğinizi yaparken bu yolun çok başındaki ukeniz o yavru timsahlar gibi ne kadar da savunmasızdır... Aikido size ukenizi sevmeyi öğütler ve öğretir. Ancak "sevmelisin!" demek ile kimse kimseyi sevmez. Aikido bu sevgiyi alır, sizin içinize koyar. Böylelikle uzun yıllar boyunca bir tırnağınız bile kırılmadan bu sonsuz sevgi deviniminde yer almaya hak kazanmış olursunuz.

Aikido bir uyum yoludur. Bütünün bir parçası olmaktan vazgeçildiğinde, canınızın ne kadar yanabileceğini öğreten bir yoldur. Böyle bir durumda tataminin ya da torinizin ne kadar acımasız olabileceğini öğreneceğiniz bir yoldur. Size uyum sağlamayı öğretir ki zarar görmeyesiniz. Size düşmeyi öğretir. Aikidoda düşmek, uyum sağlamaktır. Diğer bütün savaş sanatları, spor dalları bize hep ayakta kalmayı öğretir. Annemiz babamız bizim düşmemizden hep korkarlar. Çevremizdeki herkesin bizden beklentisi ayakta kalmamızdır. Hep düşmemek için eğitiliriz, düşmemek için çabalarız, düşmekten korkarız. Kim düşmeyi ister ki? Üstelik altınızda tatami yoksa?

Aikido çok farklıdır. Bize bunun tam tersini öğretmekle başlar işe. Bizi düşürür. Düşmeyi öğretir. Koskoca kayalar, dağlar bile akarsuların, iklim değişikliklerinin etkisi ile unufak olurken, şunun şurasında 50bin yıllık bir geçmişi olan modern insanoğlunun "düşmeden" yaşama beklentisi ne kadar gerçekçi olabilir? Bu ne kadar büyük bir kibirdir?

Hepimizin bir gün bir şekilde "düşme" ihtimalimiz vardır. Bu çok doğaldır. Burada asıl mühim olan geri ayağa kalkabilmektir. Asıl başarı düşmemek değil düştükten sonra kalkabilmektir. Bu nedenle aikido bize ilk olarak düşmeyi öğretir. Düşmeye direnmeye harcadığımız potansiyel enerjiyi, kinetik enerjiye çevirip dinamik bir şekilde belki ilk konumumuzdan daha güçlü bir şekilde ayağa kalkmamızı öğretir. Bütün bunlar, bırakın gitsin, elbet düşeceğiz demek değildir. Ancak bazen öğretilerimiz ve korkumuz nedeni ile düşmemek için harcadığımız enerjinin bize verdiği zarar düşeceğimizde alacağımız zarardan daha büyük olabilmektedir. Aikido bize bu ayrımı ve gerektiğinde düşmeye direnmekten vazgeçip en uygun şekilde tatamiyi kucaklamamızı öğretir.

Bu hayatta hiç bir ayrım gözetmeksizin bütünün bir parçası olduğunu kabullenmiş, sevgi dolu, düşmekten korkmayan ve düşmeyi bilen ve düşmeyi olgunlukla karşılayacak bir insanın bu dünyadan göçüp gidene kadar herhangi bir eksiklik, pişmanlık ve huzursuzluk hissetmeyeceğini düşünmekteyim. Aikido almak isteyen herkes için bu bilgilerle yüklü ölümcül bir savaş sanatı görünümünde bir sevgi yoludur.

Murat Tolga Ertürk

08.03.2012

***************************************************************************************************************

KORKULARIMIZ

William Sheakespeare 1564'te İngiltere'de doğmuştur.John Shakspeare'in üçüncü çocuğu     ve en büyük oğludur.1582 yılında 18 yaşında,kendinden 8 yaş büyük olan Anne Hattaway ile     evlenmiştir.Bu evlilikten 5 çocuğu olmuş, fakat 1 oğlunu 1596'da kaybetmiştir.Yaşamının son     dönemini Stadford'da geçirmiş ve 23 Nisan 1616'da ölmüştür.

Ben Sheakespeare'in aşağıdaki sözünü biraz açıp,anlatmak istediği konuyla ilgili fikirlerimi     açıklamaya çalışacağım.

" İnsanların çoğu sevmekten korkuyor kaybetmekten korktuğu için,

Düşünmekten korkuyor sorumluluk getireceği için,

Konuşmaktan korkuyor eleştirilmemek için,

Yaşlanmaktan korkuyor gençliğinin kıymetini bilmediği için,

Unutulmaktan korkuyor dünya'ya iyi birşey vermediği için,

Ve ölmekten korkuyor aslında yaşamayı bilmediği için."

Sheakespeare burada "korku" kavramını ele almıştır. İnsanlar bu sözü kendilerini eleştirmeye açık bir biçimde okurlarsa kendilerinin de böyle olduklarını rahatlıkla görebilirler. Çünkü her    insanın korkuları ve saplantıları vardır. Bazıları gururuna yediremez ve bunu inkar eder.

Korkular ve saplantıları olan biz insanlar, onlardan kurtulmak için önce tanımlarız, çünkü inanırız  ki tanımlayarak ne yapacağımıza daha kolay karar veririz. Ama bu yanlıştır, çünkü herşeyi tanımlamak mümkün değildir. Belki bu tanımladığımız şeyleri yanlış tanımlıyoruzdur. Onun için korkularımızı bilmek ve kabullenmek de o kadar kolay bir olay değildir. Zaten bunu başarabilen kişi sayısı çok azdır. Bu yüzden de Sheakespeare sözünün başında "insanların çoğu" diye belirtmiştir. Hatta belki o bile bazı korkularını kabullenememiştir. Belki de, bu sözü kendinden esinlenerek yazmıştır.

Korkularımızla yüzleşmenin bizi, kendi içimizde açığa çıkardığını düşünebiliriz. Çünkü korkularımız ciddi bir biçimde hayatımızı yönetir. Bizi durdurur ya da yer yer atağa geçirir. En önemlisi güvensizlik duygumuzu arttırır. Bu yüzden önce korkularımızı bilmemiz ve tanımlamamız gerekir, sonrada onlarla savaşmaya ve yenmeye çalışmalıyız. Bunu ne kadar başarabilirsek kârdır. Tabiî bu arada kendimize karşı da dürüst olmalıyız. Bazı korkularımızı yenemesek de onları bilmek ve kabullenmek bile başarıdır. Sheakespeare bu kadar açıklamayı ve hayatın en önemli gerçeklerinden birini altı satıra sığdırmıştır.Bize ise bu sözü düşünmek ve ders alıp hayatımızda ona göre hareket etmek düşer.

Korkuyla ilgili bir hint masalında;

Sürekli kedi korkusuyla yaşayan bir fare vardır. Fareye çok acıyan bir büyücü onun acılarına dayanamayıp onu kediye dönüştürür. Fakat fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı halde bu kez de köpek korkusu içine girmiştir. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare, sevineceği yerde bu kez de avcıdan yani insandan korkmaya başlar. Büyücü bakar ki ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkan yok, onu tekrar eski haline dönüştürür ve der ki "Sen cesaretsiz ve korkaksın. Sende sadece bir farenin yüreği var. Bu yüzden benim sana yardım etmem imkansız."

Bu hikayedeki fare ile, Sheakespeare'nin sözündeki insanlar özdeşleştirilmiştir. Biz de üstesinden gelmez ve onları kabul edip yenmeye çalışmazsak düşeceğimiz durum budur.

Sonuç olarak; Sheakespeare bize yani insanlara bir hayat dersi veren yaklaşımını edebi sözlere dökmüş, gerisini bize bırakmıştır. Eğer bu fare gibi olmak istemiyorsak bu sözden ders almalı ve korkularımızı yenmek için çaba harcamalıyız.

Görkem Açıkalın

13.12.2006

***************************************************************************************************************

EĞİTMEN (HOCA)

   Hoca'nın günlük Türkçemize uyarlanmış şekli öğretmendir. Ben ise burada hoca kelimesini eğitmen anlamında kullanacağım çünkü öğretmen, adı üstünde, sadece öğretir, bildiklerini ya da tanımlanmış ve sorumlu kılınmış olduğu bilgileri öğrenciye verir, görevi budur. Okullarda ya da kurslarda genellikle yapılan budur.Eğitmen ise öğrencisini hayata hazırlar.

   Hocalık kolay bir şey değil. Biraz pedagog, biraz psikolog, biraz sert, biraz yumuşak,biraz akıllı,bazen pratik,bazen ağır,belli ölçüde de yaptığınız işte başarılı olmak gerek.O işin ustası olmaya gerek var mı,bence yok,yani şart değil.Öyle ustalar var ki sanatında çok başarılı ama öğretme yeteneği yok,ya da sabrı yok, ya da başka bir şey.Çok iyi bir matematik hocasının dünyanın en iyi matematikçilerinden biri olması gerekir mi?

     Hoca'nın Japonca karşılığı "sensei"dir.Aslında iki kelimeden oluşmuş bir kelime olup Türkçe tam karşılığı "önceden doğan kişi"dir.Burada yaş farkı değil bilgi ve tecrübe farkıdır önemli olan.

   Hocalık ciddi seviyede sabır  ve gözlem yeteneği gerektirir.Aikido genel olarak unaerobik sporlar grubunda kabul edilmesine rağmen aerobik olarak da,unaerobik olarak da calışılabilir.Bence her iki şekilde de çalışılmalıdır. Sanatın felsefesinden ve yaşam biçiminden de sık sık dem vurmak gerekli tabii.Asıl amacın teknik olmadığını,öğrendiğimiz tekniklerin dolaylı olarak neleri etkileyebileceğini,yaşamımıza nasıl olumlu katkılar sağlayabileceğini anlatmak gerek.Bu noktada ciddi bir sorun olabilir,çünkü siz hocasınız ve örneksiniz.Siz ne kadar tutarlı iseniz,öğrencileriniz de o kadar tutarlı olurlar.Hani şu meşhur laf var ya.."hocanın dediğini yap,yaptığını yapma".Eğer bir öğretmenseniz bu mümkün ama bir eğitmenseniz mümkün değil,tutarlı olacaksınız. "Neden böyle yan yan yürüyorsun,düzgün yürüsene" diye çıkışır anne yengeç çocuğuna. "Tamam anne" der çocuk, "sen önümden düzgün yürü,ben seni taklit ederim". Eğitimde hareketler sözlerden önce gelir.

 

Çalışma arkadaşına kucağında

bir bebek tutarmış

gibi davran....

 

Morihei Ueshiba

 

    Hoca aynı zamanda bir liderdir.Yönetmez,sadece yol gösterir.Yol'u görebilen görür.Bu,iş yaşamında da böyledir.Liderler,tipik yöneticilerden daima daha başarılıdırlar.İki kavramın farklarını maddeleyerek kategorize edersek;

YÖNETİCİ insanları çalıştırır,

LİDER onlara ilham verir…

YÖNETİCİ kudrete güvenir,

LİDER iyi niyete…

YÖNETİCİ korku uyandırır,

LİDER'den sevgi yayılır…

YÖNETİCİ ben der,

LİDER ise biz…

YÖNETİCİ kimin hatalı olduğunu gösterir,

LİDER neyin hatalı olduğunu…

YÖNETİCİ nasıl yaptırılacağını anlatır,

LİDER nasıl yapılacağını…

YÖNETİCİ saygı görmek ister,

LİDER saygıyı hak eder…

 Hocalık yapan ya da yapmaya yeni niyetlenen arkadaşlarıma öğrenmekten vazgeçmemelerini mutlaka öneriyorum. Farklı hocalar tanıyın, bunu kıyaslamak için değil, bakış açınızı genişletmek için yapın. Seminerlere katılın. Antrenörlük kurslarına katılın. Bu kurslar bir formalite gibi gözükse de emin olun ki öyle değil, öğrenilecek çok şey var istedikten sonra. Çin savaş sanatçılarının güzel bir lafı vardır; "uçan kuştan bile öğreneceksin".

     Bazı hocalar çok katıdır. Disiplini sağlamak için aşırı sertlik uygularlar, inanılmaz kurallar koyarlar. Ama unutmamak gerekir ki yasaklar eninde sonunda karşı hareketleri ve merakı doğurur.Ben kendi yaşamımda gördüm ki bazı hocalar öğrencilerinin,kendinden başka bir hocanın bir seferlik dersine gitmesine bile izin vermiyorlar.Ancak bir gün öğrenci kaçıp böyle bir şey yapar da tesadüfen bir de etkilenirse hemen hocasını değiştiriyor. Halbuki bence buna gerek yok, hocayı değiştirmekte anlamsız ve gereksiz belki ama, hocası zamanında ona izin verseydi sonuç eminim farklı olacaktı. Çünkü aynı öğrenci sadece merakını yenmek için ya da daha bilinçli olarak sadece farklı yorumlar görmek için gidecek ama kıyaslama yapmaya ihtiyaç duymayacak, sonuç olarak kaçmayacaktı. Hocalığın amacı boyunduruk vurarak öğrenciyi sürüklemek değil, aslında sonsuz özgürlüğe ve salt sevgiye giden o güzel yolu, ona göstermek olmalı.

Bora  AÇIKALIN